10 Temmuz 2014 Perşembe

Küfürlerin Dedikleri



benim de birbirinden farklı küfürler öğrendiğim zaman hepsini sürekli kullandığım bir dönem oldu, tabi o zamanlar kullandığım kelimeleri seçen şeyin popülarite olduğunun farkında değildim keza küfürü orda kullanmasam cümlem tamamlanmamış gibi hissediyordum. küfür aramızdaki iletişim aracıydı. zaten o zamanı incelersek; herkesin karakterinin yeni oluşmaya başladığı, kafamızın çalıştığının ispatı için ebeveynlerimizin her lafına anamuhalefet gibi çirkefçe muhalif olan,tüm hayatı arkadaşlarıyla paylaştığı şeyler olan çocuklardık. çünkü çocuktuk, büyüyorduk. ama ırmağın denize akması gibi artık yolumuzu mantığımız  aktifleştikten sonra yavaşça bulmaya başladık. keza o dönemden bu döneme yaşadığım her şey çok fazla büyüdüğümü hissetirir: okuduğum kitaplar, başrolünde olduğum filmler, yaşadıklarım ve yaşamış kadar olduklarım. başıma ne geliyorsa empatiden geliyor zaten ama konumuz bu değil. 
büyüdüğüm günlerden bir gün her zamanki gibi düşünce tarzını beğendiğim biriyle yaptığım tartışma sonucu artık 30 yaşındaki bir kadın gibi hissediyordum ki toplumun ahlaki öğretilerine gelmiştik. o an derin bir değişimle fikirlerim boyut kazanmıştı. çünkü o an anlamıştım küfürlerin dediklerini. bunu anlamak için küfürlerin ilk oluştuğu döneme gittim. demiştim:  empatiden geliyor başıma ne geldiyse. küfür edecek olan kişinin cinsiyeti belliydi. ilk küfür şüphesiz bir erkeğin ağzından karşısındaki kadına gerçek anlamda beslediği nefretle dile getirilmişti. daha sonra atına sinirlenmiş, yapacağı işi unutmuş, hemcinsine sinirlenmiş, kızmış küfür etmişti. çünkü kadınlıkla başlayan siniri, kızgınlığı, kötü duyguları dile getirme yöntemi artık her tarafa yayılmakta bir sakınca görmemişti. çünkü küfür aracılığıyla kadına istediğini yapanlar hep karşı taraftı.
tabii ki her an küfürlerin gerçek anlamıyla kullanılması, küfürün geldiği konumdan ötürü münkün değil. ama bu, küfürün nefret belirtme aracı olarak kadını kullanması gerçeğini hiçbir şekilde değiştirmez. zira bu cinsiyetçi küfürler gerçek anlamıyla kullanıla kullanıla duyarsızlaşarak bu hale gelmiştir. işte bu yüzden toplumdaki küfürlere bakarak kadının toplumdaki yerini anlayabiliriz.

26 Mayıs 2014 Pazartesi

etten kemikten türk kahvesi

tabi o zamanlar türk kahvesiyle kafa bulabiliyordum. yanına da o ara taktığım bir şarkı koydum mu.. saatlerce boş ve yalnız takılabiliyordum bizim evin terasında. tabi yalnız demek doğru olmaz; aya göre yarasalar, kuşlar, böcekler de yalnız bırakmıyordu sağ olsunlar. yarasa her yakınımdan geçtiğinde aklıma eski mahalledeki komşumuzun hikayesi gelirdi. o hikaye salt onların mıydın; yoksa zihnim de biraz ortak mı olmuştu tam kestiremiyorum. bu yüzden arada şizofren olmamdan şüpheleniyorum ama konumuz bu değil. yarasa her yakınımdan geçtiğinde o ne idiğü belirsiz hikaye de kafamda canlanıyordu, başrolünü benim oynadığım. sonra dikkatimi karşının manzarası alıyordu hemen. zamandan ve mekandan bağımsız olarak etkisinde kaldığım manzara..  kafamın içinde şarkının sözleri veya müziği değil sadece, şarkının her şeyiyle şarkı nefes alıyordu; eti, kemiği ben olmuştum sanki.
üzerinden bi yıl geçti. mekan farklı ama burda da balkonumu kendim yarattım, türk kahvesini de yaptırdım(köpük olayından engelliyim de biraz) müziksiz; sade sokağın sesi de götürebiliyor beni buralardan, aklımda eski anılarla. hala çözemedim, alıp götürenin türk kahvesi olup olmadığını? malum türk icadı..

18 Mayıs 2014 Pazar

Bazen yaşamaktan öyle bir utanırım ki..

madende ölümün kapısının önünde duran ve arkadaşlarının o kapıdan girdiğine şahit olmasına rağmen kurtulduğunda "beni bırakın abi, Mahmut içerde. onu alın; onun karısı hamile" diyen abimi, sedyeyi kirletmemek için çizmelerini çıkarmak isteyen abimi, avucunun içinde oğlum hakkını helal et yazılı kağıtla ölen diğer abimi ve babasının öldüğünden habersiz iki yaşında kameraya gülümseyen meleği gördükçe utanıyorum yaşamaktan. çünkü onların bi şekilde bizim yüzümüzden öldüğünü biliyorum, engel olamayarak yada sebep olarak. onları unutacağımızı da biliyorum. çünkü; illa 300 kişinin ölmesi gerekir; bakanın orayla ilgilenmesi, bizim bir iki günlüğüne de olsa işçi hakları ve öldürdüğümüz işçiler hakkında konuşmamız için..




onlar öldükçe,  insanlıkdan da parçaparça koptu insanlığımız. böyle insanları öldüre öldüre; insanların üstüne-başına, yediğine-içtiğine,telefonuna, gittiği yerlere bakarak değerverenlerle; insanları okuma-yazmasına göre oy kullansın, kullanmasın diyerek, o çok ileri-demokratik yapımızda "okuyan insanlar"la kaldık başbaşa.

onları bir de eleştiriyorduk siyasi görüşlerinden, kültürlerinden, konuşmalarından..unuttuğumuz bişey vardı: aynı konumda mıydık?  800 tl ile; kendisine, eşine, çocuklarına ve belki de anne babalarına yetmeye çalışıyorlardı. belki uğruna öldükleri kömürleri, partiler seçim öncesi dağıttığında  almışlardı da, almak zorundaydılar da. çünkü; biz onlara o kadar değer vermiştik.
sen yerin altına gir, alarmlar çalsa bile çalışmaya devam et, et ki açlıktan ölme; diğer fakirlere kömür çıkart, seçim zamanı da dağıtırız demiştik. dediğimizi yaptılar; yapmak zorundaydılar. onlara yapacak başka bir iş de bırakmamıştık çünkü.Bu yüzden abi-kardeş tüm aile madende çalıştılar.. açlıktan ölmemek uğruna girdikleri toprak altında ölmemeleri için alınması gereken önlemler olmadığı için öldüler; paradan dolayı öldüler.
o kıytırık üç beş odayı bile onlardan daha değerli gördük; gördük de yapmadık. 6 yılda bir bi çizme verdik onlara. kendilerini bu yüzden değersiz kabul etmeleri normal değil miydi? İşte bizi bu değersizlik öldürdü.İnsanı paradan, katırdan, partiden daha değersiz gören; sadece toprağın altındakileri değil üstündekileri de öldüren katil zihniyetler öldürdü!



ve en az 301 ölüm, 301 anne-baba 600 eş, 1200 çocuk.. binlerce dünya karardı şimdi..
peki niye öldü bu insanlar, ne uğruna öldü? o lanet yasaların uygunluğunu denetlemeyen o lanet olası insanlar yüzünden. araya para koyup; işçinin domatesini, tütününü alıp başka fırsat sunmadan insan muamelesi yapmayarak çalıştırıp, bi gecede harcayabileceği parayı o işçiye bir aylık olarak uygun görenler yüzünden. bizi öldüren bu şeyden nefret ediyorum!





Tüm ölü meleklere selam olsun!








29 Ocak 2014 Çarşamba

yaşamak; nefes almaktan öte

yaşayarak; kırılarak, mutlu olarak, sevinerek, özleyerek öğreneceğiz kendimizi ve yaşamaya çalışmayı. zira evrenin en yıkıcı gücü kendimizi tanımamamızdır. tüm duyguları her şeyiyle kabul etmeden tanıyamayız kendimizi. işte bu yüzden kırılmaktan korkma! kırılıp üzüleceksin ki mutluluğu daha iyi anlayasın. düşmeden koşmayı, sevmeden sevilmeyi, ağlamadan gülmeyi, sınıfta kalmadan sınıf geçmenin ne olduğunu bilemezsin; kavrayamazsın, hissedemezsin.
direniceksin;
yaşıyorsan direnmek zorundasın. ilk darbeyi yaşadığımızı öğrenmeleri için doğduğumuzda almıştık. yemiştik tokatı kıçımıza ve yaşam belirtimizi ağlayarak göstermiştik. konuşana kadar en büyük silahımızdı ağlamak. istediğimiz-istemediğimiz her şeyi ağlayarak göstermiştik. sonra büyümeye; direnmeye başladık. arkadaşımızla oyuncağımızı paylaşmak istemezken de annemiz çikolata almazken de...kendi yolumuzu çizene kadar ağlayarak direnmiştik. peki kendi yolumuzu ne zaman çizmeye başladık? hani yaptığımız yolu yağmur bozmuştu ya işte o yolu tekrar yaptığımızda nasıl çizeceğimize karar vermiştik. çünkü o zaman belli olmuştu yaşama karşı tavrımız; her moralimiz bozulduğunda yapacağımız motor hareketimiz.


birileri girecek her an hayatına; çünkü dünya bu insanlar için fazla küçük. kalıcaklar veya geçip gidecekler. en sonunda milyar yıllardır bu dünyadan geçip giden herhangi biri olacaksın, işte o zaman artık ağlamana gerek kalmayacak;  hayat yaşamamak için fazla uzun.










25 Ocak 2014 Cumartesi

bişey

bişeylere sahibiz; ama kendi varlığımız yok!

 düşünmüyoruz, kabul de etmiyoruz. idrak etme zahmetini göstermeden bi bakıyoruz; olmuşuz. annemizle konuşurken de yer bildirimi yaparken de starbucks'da kahve içerken de. kendimizi tanımıyoruz; tanımak için bir adım da atmıyoruz. her bireyin çok özel bir varlık, ayrı bir dünya olduğunu dahi kabul etmiyoruz. sadece bizim dünyamız var. cümlelerimiz narsistlik ego dolu..bu çağda herkesin biraz narsist olması gerektiğini, yaşama karşı savunma mekanizmamız olsun diye düşünürüm zaten, ama kendi bilinçsiz, kiralık dünyamıza öyle bi kaptırmışız ki.. söylemlerimiz basma kalıp cümlelerden öteye geçmiyor. kendimiz dışında herkesi, herşeyi suçluyoruz."fuck the system" diyip işin içinden düşünen insan profiliyle çıkıyoruz. ve dünyaya ve kendimize olan tüm sorumluluğumuz bi cümleyle halloluyor. bu cümleyi bilmeyeni bi de,hangi yüzle bilmiyorum ama, ayıplıyoruz. bi mimikli fotoğraf çekiliyoruz geçiyor.

hoho teknoloji diyip atmışız kendimizi bu yapay duygulu,bi smile kullanmasak bile yanlış anlaşılğımız, postmodernliğin dibine vurduğumuz denize... senin sevincini, mutluluğunu bi sarı cinali yüzü ne kadar temsil eder hiç düşündün mü? yada senin mutluluğunu cinali nereye kadar temsil eder!

düşün bi zahmet. sonra saçma sapan ne fiziğimize ne tenimize ne saçımıza başımıza ne de yüzümüze gözümüze uymayan şeyler! eyeliner moda olduğundan beri aynı bakar oldu insanlar; hayır zaten gözlerimizi büyütüp şaşkınlık ifadesiyle fotoğraf çekiliyoruz. bırakın gözlerimiz ayrı kalsın. bu kadar herkesleşmeye gerek yok. 

günlük yeni bi muhabbet atıyor zeki bi kaç kişi.biz bu muhabbeti o kadar sahipleniyoruz ki bilmeyeni bile dışlamaya başladık. be utanmaz sahiplen, eğlence haline getir; sonra bilmeyeni dışla. herkes senle aynı görmek, düşünmek zorunda m? bu ne perhiz bu ne salata ! iki gün sonra unutuluyor bi de..  karşımızdaki kişiyi kötü hissettirmekle kalıyoruz. sence bu popülarite, buna değer mi ?